www.gundemyazar.com | Şalpazarı Haber – Ağasar Haber- Trabzon Haber


Sayvançatak’ı Anlatan Güzel Bir Yazı

Sayvançatak’ı Anlatan Güzel Bir Yazı

ÇEPNİ TÜRKLERİ

Bazı yerler vardır ki, çok özel bir neden olmadıkça yolunuz düşmez. Buraların ne rehber kitaplarda ismi, ne de sarı oklarla işaretlenmiş yolları vardır. Onlar “orada, bir köy var uzakta” şarkısındaki kadar uzaktırlar..

Sayvançatak, Trabzon’un Şalpazan ilçesine bağlı şirin mi şirin bir dağ köyü. Sisin üzerinden hiç eksik olmadığı yalçın dağların arasında genişçe bir vadiye kurulmuş. Yaşlı ladin ormanının eteklerinde yeşilin her tonu yeri göğü kaplıyor. Üç yıl önce bir arkeolog arkadaşımın düğünü nedeniyle ilk kez ayak bastım buraya. Okulun bahçesindeki davullu zurnalı düğüne çevre köylerden de yüzlerce Çepni, namı diğer Ağasarlı toplanmıştı. Giyim kuşamları, fiziki özellikleri ve aksansız Türkçeleriyle bildik Karadenizli tipinden farklı bu insanlar bende merak uyandırmıştı.

Çepni kadınlarını diğer Karadeniz kadınlarından ilk bakışta fark edilir kılan en büyük özellikleri rengarenk fistanları. Şenliklerde, düğünlerde horon teperken gururla taşıdıkları allı pullu fistanlarından, evde, ahırda ya da tarlada günlük işlerini yaparken bile vazgeçmiyorlar.

Fistanlar; uzun kollu ve tek parça, etek dizin tam altında ve sık pileli. Altlarına dizlik denilen yarım şalvar giyiyorlar, böylece çok hareketli yaşam biçimlerinde erkekler kadar rahat ediyorlar. Üstlerine giydikleri küçük işlemeli yelek onların hangi Çepni köyünden olduğunu belirtiyor: Doğana Köyü’nün ka dınları sarı ve turuncuyu, Dorukkiriş ve Sayvançatak ise kırmızı ve siyahı tercih etmiş. Böylece, birbirlerini tanımasalar bile nereli, kimlerden olduklarını biliyorlar. Farklı baş bağlama şekilleri de aynı amaca yönelik. Doğancılılar boynu açıkta bırakacak şekilde, tülbentlerini saçlarının arkasından dolayıp başları nın üstünden düğümlerken, Sayvançataklılar yüzü çember gibi sararak, çıkık elmacık kemiklerinin tam üstüne sıkıştırıveriyorlar oyalı tülbentin bir ucunu.

Antropolojik açıdan bakıldığında Orta Asya özelliklerini dışarıdan kız alıp vermemeleri ve dağlardaki kısmen izole yaşam tarzları sayesinde korumuşlar. Yuvarlak başları, geniş alınlı kemikli yüz yapıları en belirgin özellikleri. Çekik gözleri, ela kahve tonlarında. Saçları düz ve koyu renk. Genelde buğday tenliler. Çoğu orta boylu…,

Köyün kahvesinde, Bakü’de görev yapan edebiyat öğretmeni Ünal Bey ile Orta Asya üzerine sohbet ederken heybetli cüssesiyle kara yağız bir Çepni içeri girdi. Zaman ve mekan farkı olmasaydı, onun Tibetli bir Gompa olduğuna yemin edebilirdim. Kendisine bu inanılmaz benzerliği açıkladığımızda bize gururla “Olabilir, bizim atalarımız Oğuzlar oralardan gelme” dedi.

Ocak

Evler, bir oturma odası ve iki yatak odasından oluşuyor, altlarında da ahırları var. Ana kapı, sosyal hayatın geçtiği, oda adı verilen büyük salona açılıyor. Odanın ortasında ocak (kuzine) bulunuyor. Burası, Orta Asya’da yurt adını verdikleri çadırların bir modeli: yurdun tam ortasında bulunan ocak, tam olarak ekseni oluşturur. Bir tür mikrokozmoz merkezidir. İçerisi, hayatı kolaylaştırmak için özenle döşenmiştir; basit ve işlevsel. Odaların yurttan tek farkı, modern teknolojinin sunduğu yenilikler; buzdolabı, otomatik çamaşır makinası ve otomatik karıştırıcı. Karıştırıcı olmayan ev yok gibi. En sevdikleri yemek olan ısırganı kaynatıp, çorba kıvamına getirmekte kullanılıyorlar Çoğu evde renkli televizyon var. Ancak, günlük işler çok yoğun olduğundan, sadece akşamları haber bülteni ya da hoşlarına giden bir dizi olursa izliyorlar.,

Akşam Sofrası

Akşam olup ev halkı yemek için toplandığında, odanın ortasına yer sofrası kuruluyor. Dev küplere kurulmuş fasulye turşuları, bol soğan ve sarımsakla kavrulmuş. Karalahana sarması, kurut peyniri, armut balı, ısırgan sofranın demirbaşlarından. Ocağın içerisinde darı (mısır) ekmeği kızarmakta, üstünde ise çay demlenmekte. Günün en sevdiğim vakti, akşam saatleri. Az sonra içeceğimiz çay, insanı buralara bağlayacak kadar eşsiz lezzette. Boşalan bardakla ra, tavşan kanı çay yeniden dolduruluyor, tabaklara yiyecekler ekleniyor
“Burada yemek saati yoktur. Her kim acıkırsa yer, diğerleri de ona katılır” dedi evsalıibimiz Muhammed. Birbiri ardına gelen; konu komşu, çoluk çocuk, kadın erkek yanyana, hep bir arada yiyip içip sohbet ediyo­ruz. Öyle erkeklerden kaçmak, ayrı odalarda yemek içmek gibi, şarkın bildik kurallarının hiç birisinden eser yok. Yaşlısından gencine, onlarca kadın erkek küçük bir yer sofrasındayız.

Yaylaya Göç

Yaylaya göç, bir yıldır dışarı adım atmamış inekler için esaretin sonu, gençler için doğal futbol sahaları, kadınlar içinse daha az iş demek. Şüphesiz, yaylacılık bütün Anadolu’da yüzyıllardır süregelmiş bir gelenek. Yaz aylarının sıcaklarını atlatabilmek için pek çok yöre halkı daha yukarıdaki obalara göç ediyor. Ancak, Çepnilerin yaylaya göçünü diğerlerinden ayıran, tamamen şölensel bir hava içerisinde gerçekleşmesi. İnekler göçten birkaç gün önce birkaç kilometre uzaklıktaki mezralara yürütülerek fiziksel olarak hazırlanıyorlar, çünkü önlerinde yaklaşık iki gün sürecek otuz beş kilometrelik bir yol var.

Göç sabahı gün çalarken, mezradaki küçük dağ evlerinde hummalı bir hazırlık başlıyor. Sonnur ve Fatmagül, çentiklerine (heybe) kurut peyniri, birer somun ekmek, salatalık, domates ve enerji vermesi için, bol bol helva dolduruyorlar. Sonnur’un dedesi, köyün emekli imamı Hacı Amca ve elli yıllık karısı Fadime Ana sepetlerini yükleniyorlar. Azık tamam. Birer şemsiye, bir de balta şart. Ne olur ne olmaz….
Kınalı, Sarıkız ve Karakız, dualarla süsleniyor. Fadi me ananın, yıllar önce kendi elleriyle ördüğü, yılda bir iki kere de onarım gören, özel “göç süsleri” bunlar. Önce alınlığı takılıyor Kırmızı yünden örülmüş, ortasına mavi nazarlığı yerleştirilmiş. Gerdanına püsküllü boyunluğu asılıyor. Kırmızı, sarı ve mavi renkli püsküllerin aralarına Türk bayrağı ve nazar boncukları bezenmiş.

“Ge kızım, ge kızım!” diye çağıran sahiplerinin ar kasına düşüyorlar Karakız ile Kınalı findasa gelmiş, hoplaya zıplaya taşlı yollarda ilerliyorlar. Dar patikalarda, nereye nasıl basacaklarından emin, dev cüsselerini bir oraya bir buraya sallayarak, nasıl da hızlı hızlı yürüyorlar.

Ayşe Abla, “Bir kere yaylaya yürüyen inek yolu ezberler, ilk defa gidenler bilenleri takip eder” diyor..
Hayvanlara en büyük eziyet onları kamyonlara dol durarak yaylalara götürmekmiş. Kamyonlarda sağa sola savrulmaktan telef olup bacağı kırılanlar bile oluyormuş. Ancak, yıldan yıla yaylaya yürüyerek gidenlerin sayısı gençlerin büyük şehirlere gitmesiyle azalıyormuş.

Kah bir dere kenarında, kah bir gürgen ağacının gölgesinde mola veriyoruz. Biraz azıktan atıştırıp, buz gibi soğuk pınar sularından içip namaz kıldıktan sonra fazla da oyalanamadan yolumuza devam ediyoruz. Sarı kız’ın ilk göçü bu. Fadime ana onun yorulan bacaklarını ovuyor ve Sarıkızı nazlandırıyor. “Aman da benim Sarı kızım yaylaya da gidermiş. Ananın peşinden gel emi benim Sarı kızım!”

Onları böyle gördükçe, inekler konusundaki önyargılarımızdan utanıyorum; pek de akıllı olmadıklarına dair espriler anlamsızlaşıyor. Altı saatlik tırmanıştan sonra dağları aştık ve inişe geçtik. Dağ sırtındaki kurumuş bir dere yatağındaki kaygan ve yuvarlak taşların üstünden kaya düşe iniyoruz. İnekler bizden daha hızlı. Yokuş çıkarken yorulan kasların yerini bu sefer titreyen dizlerimiz alıyor. Yorulmuş ve epeyce geride kalmıştım. Fol Deresi’nde rastladığım bir kadın yarı acıma yarı hicivle şöyle dedi. “İstanbullusun sen belli. E kızım, ha bu pot­larla yürünür mü? Onların senin kadar ağırlığı var!” Oysa, ben de aynı şeyi onlara sormak istiyordum. Nasıl oluyor da ‘yazlık’ adını verdikleri plastik çarıklarla onca yolu yürüyorlardı.

Akkese Obası

Güneş batarken, o gece konaklayacağımız Akkese obasına vardık. İmam Amca, daha önce bu obanın köyünde görev yaptığından tanıdıkları ona evini açmıştı. İnekleri ahırlara koyduktan sonra evlere yerleştik. Bizimle beraber yol alan diğer Çepnilerden bazıları ormanda geceleyeceklerdi ama aniden bastıran sis buna olanak vermedi. Onlarcamız üç kü çük eve sığıştık. Kızlar evleri temizledi. Delikanlılar odun taşıdı, ocağı yaktılar. Birazdan bildik Çepni sofrası kurulacak ve bol kahkahalıı bir sohbet başlayacaktı. Gaz lambasının sarı sıcak ışığında yudumladığımız demli çay, çetin doğaya karşı verilen mücadelede, bu insanlara direnme gücü veren sihirli bir iksir gibiydi.

Eskala’ya Varış

Kışlaktan yaylaya uzanan güç yolun sonuna geldik. Eskale adını bir zamanlar burada bulunan ‘eski kale’den almış. Burasını geniş otlakları ve bol su kaynakları nedeniyle seviyorlar. Köy boğazından Eskala’yı kuşbakışı izliyoruz. Geleneğe göre obaya öğlen saat on ikide ve hep birlikte girmek gerekiyor, böylece hem dayanışma duygusu besleniyor hem de hayvanlann otlakları eşit şekilde kullanması sağlanıyor. Yaşlılar çimenlerin üstünde yorgunluk atarken gençler geride kalanlara yardıma gidiyor. Kalabalık arttıkça coşku da artıyor, çan sesleri türkülere karışıyor..
Güneş tepeye ulaştı ve vakit geldi; delikanlılar sürüleri güderken genç kızlar şemsiyelerin gölgesinde ellerinde ormandan topladıkları sarı Ağu çiçekleri bir saraylı edasıyla salınarak Eskala’ya yollandılar.

“Sırtındaki Sepetin Ben Olayım Hamalı”

Sahilden dağlara doğru yükseldikçe, doğa koşulları çetinleşiyor. Kadınlar, sırtlarında sepetlerle yük taşıyor. Yükleri çoğu zaman ormandan topladıkları çalı çırpı ya da hayvanlar için biçilmiş çayır. Onlara göre, ağır yüklerin altında ezilmek, erkeğin değil kadının görevi. Ne kocalarını, ne de oğullarını bu şekilde çalışırken görmek istemiyorlar. Erkeğe iş yaptırmak, kadının ayıbı. Dayanamadım ve Ayşe hanıma sordum. O da anlattı. “Onların işi başka, bizimkisi başka. Kocam gurbet elde yıllarca çalıştı. Sağlığından oldu. Ben kocamın sırtına yük vurup da onu ele rezil edemem. Allah bana sağlık versin ben çalışırım. Benim bir şikayetim yok. Allah kocamdan razı olsun başımızdan eksik etmesin. Oğullarım okusun meslek sahibi olsun isterim.”

Bütün yaz boyunca, hayvanlar için taze ot biçilip kurutularak kışa saklanıyor. İş bölümü belli. Ot biçme erkeklerin, kurutma, taşıma işi de kadınların. Özellikle nineleri, devasa ot yükleri altında terlerken görünce içiniz parçalanır. Ancak ben, uzunca bir süre içlerinde yaşadığımdan dolayı biliyorum, çiftlik hayatının bütün yükünü omuzlayan kadınlar, bunu ka derlerine razı gelerek fedakarca benimsemişler. Oğuzların anlı şanlı cengaverleri bugünün fakir çift çilerine dönüşürken incinen gururlarını onarmak hatunlarına ve analarına düşmüş.

Kızlar oldukça özgür. Bir zamanlar gündemde olan başlık parası geleneği tamamen ortadan kalkmış. Eskiden bu parayı denkleştiremeyenler kızı kaçırmak zorunda kalıyormuş. Muhammet Bey; “Kızımı sevdiğine vereceğim, ahdım var. Biz cahildik, dağlarda çobanlık yapardık. Başlığı denkleştiremedim. Kaçtık. Sonradan ailemiz bizi bağışladı ama çok zorluk çektik. Kızlarım da, oğullarım da sevdikleriyle evlensinler Ben, baba olarak gerekli uyarıları yaparım, ancak son söz kendilerinindir” diyor.

Köydeki kızların çoğu lise mezunu. Üniversitede oku mak, hemen hemen hepsinin ideali. Fatmagül, üniversite giriş sınavları kısıtlamalarından şikayetçi. Sağlık meslek lisesini birincilikle bitirmiş, üniversite giriş sınavına iki kere girmiş, ama sonuç alamamış. Dolayısıyla, yüksek okul okuma sevdasını bir kenara bırakarak kamu personeli seçme sınavlarına hazırlanıyor. Kazanıp da atanırsa ideali olan tıbbi sekreter mesleğine kavuşacak.

ÇEPNİLER KİMDİR?

Çepniler, Oğuz Türkle rinin 24 boyundan biri. Moğolların resmi tarihçisi Resideddin’in, 14. yüzyılda kaleme aldırdığı Dünya Tarihi “Câmiüt-Tevârih”te, Çepni’ler, Oğuz elinin Üçok kolunda gösterilmiş, Oğuz Han’ın altı oğlundan biri olan Gökhan’ın dört oğlundan biri sayılmıştır Câmiüt-Tevârih Topkapı Sarayı Hazine Dairesi Fatih albümünde korunmaktadır (Çepni’nin kelime anlamı; “nerde düşmanı (yağı) görürse hemen savaşır” dır Câmiüt-Tevârih, Moskova, s: 122.) Orta Asya’dan Anadolu’ya Bir Uzun Yürüyüş
Oğuzların 8. yüzyılda başlayan ve üç yüz yıl süren yürüyüşü, önce Orhun bölgesinden Seyhun Nehri kenarına, sonra Maveraünnehir üzerinden İran’a ve Anadolu’ya ulaştı.

• 10 ile 11. yüzyıl başlarında İslamiyet’i kabul ettiler.
• Müslüman olmaları üzerine başta Semerkant ve Buhara yerel halkı olmak üzere Maveraünnehirli yeni komşuları onlara Türkmen adını verdi.
• Özellikle 13. yüzyıldan itibaren Türkmen adı geniş bir coğrafyada kanıksandı ve Oğuzun yerini aldı.
• 1040 Kınık boyu Horasan’da Selçuklu devletini kurdu
• Oğuzlar bu tarihten itibaren Bizans sınırlarına kadar ilerleyerek Anadolu topraklarını tanımaya başladılar.
• 1048 Pasin ovasında Bizans’a karşı ilk zaferi Oğuzlar kazandı.
• 1050 Göçebe bir halk olan Oğuzlar ve yerleşik bir devlet halini alan Selçuklular arasında çelişkiler baş gösterdi.
• 1071 Malazgirt Savaşı ile Anadolu’yu yurt edinmeye başladılar
• 1176 Miryakefalon Savaşı ile Bizans, Türkleri Anadolu’dan çıkarmak için son şansını yitirdi.
• 1204 Dördüncü Haçlı ordusu Konstantinopol’e saldırdı. Alexios Kommenos Trabzon’da Pontus Rum İmparatorluğu’nu kurdu.
• 1259 Trabzon Rum Devleti hükümdarı Giorgi Sinop’u almak için denizden saldırınca Çepni Türkleri yaptıkları deniz savaşında Giorgi’yi mağlup etti.
• 1240-1299 Kayı Boyu Söğüt civarında Osmanlı Beyliği’ni güçlendirdi.

Selçuklu İmparatorluğu’nun Hazin Sonu

Selçuklular, devlet yöneticilerini İranlılardan, ordu için askeri ise Memlüklerden yetiştirmeye başlayınca Oğuzlar ihanete uğramış olduklarını düşünürler. Yer yer ayaklanmalar başlar, ancak bastırılır (Soylu kan dökülmemesi geleneği uygulanarak, isyancı Oğuz lideri İbrahim Yınal kendi yayının kirişiyle boğulur). Alparslan döneminde ayaklanan Oğuzların isyanı, önderleri Kutalmış’ın savaş meydanında ölümüyle sonlanır. Alparslan, hem düşmanı hem dostu Kutalmış için ağlayıp yas tutar. Bu kopuşun Selçuklular için de çöküş olduğunu ilerleyen yıllarda yapacakları fetihlerin sonuçları doğrular. Oğuzlar, on yıl içerisinde İstanbul önlerine gelip İznik’i başkent yaptılar. Artık Anadolu, bir Türk yurdu halini almıştı. Öyle ki Birinci Haçlı seferinde yüz bin Haçlıyı kılıçtan geçirmiş (sadece geri kalan 10 bin kişi Kudüs’e ulaşabildi). Maveraünehir’de yaşayan diğer Oğuz boylan, Selçuklular tarafından dışlanmış, bu bölgede barınmalarına vergi karşılığında bile karşı konulmaktaydı. Belkh valisi Oğuzların üzerine on bin süvari gönderdi, ancak Oğuzlar bu gücü geri püskürttü. Olanları duyan Selçuklu Sultanı Sancar çok öfkelenerek kendi budunu (soyunu) yok etmek amacıyla yüz bin kişilik bir orduyla yola çıktı. Bu hem onun hem de Selçuklu İmparatorluğu’nun sonunu hazırladı. Oğuzlar, Sancar’ın ordusunu yok ederek kaçmakta olan Sancar’ı Merv kentinde esir aldılar. Üç yıl boyunca esir tutulduktan sonra bir yolunu bularak kaçan Sancar kısa süre sonra öldü.

Anadolu’da, Selçuklulardan Sonra Oğuzları Temsil Eden Yeni Bir Devlet

Osmanlı, ilk yıllarında göçebe bir beylikti. Zaman içerisinde edindikleri başarılarla ve diğer beyliklerin onlara katılmasıyla büyüyerek güç kazandı. Devlet, göçebeliğe karşıydı çünkü düzen ve mutlak egemenlik temeline dayalı Osmanlı Devleti, doğası gereği, düzen karşıtı ve güdülemez olan göçebe halkları, ancak iskan ederek kontrol altında tutabileceğini biliyordu. Tımar ve devşirme sistemi ile askeri gücünü oluşturan Osmanlı, ilk iş olarak, tüm Türk beyliklerini bir bir ortadan kaldırdı. Kendi devletlerinde asker ya da memur olamayan Türkmenlerin bir bölümü İran’a göçtü. Geri de kalanlar ise, bugünün Türk köylüsü olan ve yerleşik hayata geçmiş Türkmen boyları. 15. yüzyılda göçebeliği hâlâ sürdüren Türkmenlere Yörük denmiştir. Bu kelime yürü­mek fiilinden türemiştir. Türkmen (Müslüman Türk) kavmi yörük ise göçebeliği tanımlar. Yarı göçebe hayatı sürdüren Türkmen boylarından çok az bir kısmı günümüze gelmiştir. Çepniler bunlardan biridir.

http://gezikutusu.blogspot.com.tr/2010/01/nukhet-everiden.html – Rüya KÖKSAL

Yorum Yazmayı Unutmayın
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Nurcan dedi ki:

    Çepnilerin yaşamı öyle güzel anlatılmışki gerçekten okurken hasretle gözlerimden yaşlar geldi ve yaşadım. Çok teşekkür ederim yazınıza.

BİR YORUM YAZ
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ